İlişki Değerlendirme Anketi

Flört Etmek, Sevmek, Evlilik ve Seks

Evlilik ve Aşk

Evlilik aşk ilişkisini anlamak için biraz tarihsel sürece bakalım. Bundan yüz yıl önce, boşanma oranları çok düşük olsa da evlenmemiş pek çok yetişkin bulunmaktaydı. O zamanlar, yetişkin kadınların tahminen %65’i evli değildi. Bunların bazıları hiç evlenmemişti bazılarınınsa eşleri erken ölmüştü. Bugünse kadınların sadece %20'si evli değildir. Evlilik hala popüler olmakla birlikte, evli olmayan yetişkinlerin sayısı 1970 ile 1993 arasında ikiye katlanmıştır. Kadınlar ekonomik olarak daha iyi durumda, evlenmek ve evli kalmak için daha az baskı var; evlenmeyi ya da bekâr kalmayı tercih etmekte daha özgürüz.

Evlilik "tuzağı” hakkında bir dolu eleştiri ve fıkra duyarsınız. Yine de çoğumuz "oltaya" geliriz; %96'mız yaşamlarımızın bir döneminde bir eşle birlikte yaşarız. Bir çoğumuz --kendimize göre iyi nedenlerden dolayı-- böyle yapmaya hevesliyizdir. Size öylesine keyif ve heyecan veren, rahatlatan birini sevmek ... bu harika olabilir. Bunun yanında, mutsuz bir evlilik ise dehşet verici olabilir. Her insan için evlilik başka bir şey ifade eder. Pek fazla bir şey bilmesek de evlilik işinde nasıl görmek istiyorsa o şekilde algılarız. Gerçekler efsanelerle karıştırılır.

______________________________________________________________________________

Hiçbir insan ilişkisi birine diğerini sahiplenme hakkı vermez... her iki ruh tamamıyla farklıdır. Arkadaşlıkta, sevgide ve aşkta yan yana duran iki kişi tek başlarına ulaşamayacakları şeye erişmek için ellerini birlikte uzatırlar.

Halil Cibran

______________________________________________________________________________

Evlilikle ilgili Mitler
Daha önce aşk ve sevgi hakkında bazı yaygın inançlardan bahsetmiştik. Evlilik hakkında da de benzer inançlar yani mitler söz konusudur. Bunlardan bazıları doğru, bazıları ise yanlıştır. Bununla baş etmek için popüler olan yanlış inanışları unutmamız ve hakikati öğrenmemiz gerek. Evlilikle ilgili unutmamız gereken pek çok yanlış inanış mevcut (Lazarus, 1985; Glick & Kessler, 1974; Lederer & Jackson, 1968). Maalesef bizi yanlış yönlendiren inançlara dayanarak önemli kararlar vermekteyiz. Örneğin: İnsanlar sırılsıklam "aşık oldukları" için evlenirler. Evli çiftler birbirlerine (yine, vahşi ve mest edici tutku anlamında) "aşıktırlar". Evlilikte mutluluğun anahtarı romantik aşkı sürdürmektir. Evlilikler tümüyle mutluluk vermeli ve yaşamdaki doyumun çoğu da eşten gelmelidir. Erkekler ve kadınlar duygusal açıdan çok farklıdır. Zıtlar daima birbirini çeker. Evlilik yalnızlığa çaredir. Ailede "hep birlikte olmak" çok önemlidir. Eşler tamamıyla dürüst olmalı ve her şeyi birbirlerine söylemelidir. Evlilik tam bir güven gerektirir. İyi bir evlilikte eşler her konuda anlaşırlar ve hiçbir zaman kavga etmezler. Birbiriyle uyuşmayan çiftler başarılı bir evlilik kuramazlar. İniş çıkışlı evlilikler yürümez, sakin evlilikler daha uzun sürer.

Yanlış inanışların daha fazlası da mevcuttur: iyi seks iyi bir evlilik demektir. Eşlerden birinin başka biriyle ilişkisinin olması evlilikte sorunların olduğu anlamına gelir. Başka biriyle ilişki bir evliliği yıkar. İyi bir eş asla kendini düşünmez. Erkeğin işi karısının kariyerinden daha önemlidir. Eşleri evi çekip çevirirse erkekler daha mutlu olur. Eşler arası rekabet evliliğe renk katar. Bir tartışma sırasında birinin hatalı olması gerekir ve bunun kim olduğunu bilmek önemlidir. Araya öfke ve düşmanlık girdiğinde evlilik devam edemez. İyi bir evlilikte cinsellik kendi yolunu bulur. Evli çiftler birbirlerini tek kelime etmeden anlarlar. İyi evlilikler ("gökten zembille inmiş" gibi) kendiliğinden gerçekleşirler, özen ya da çaba gerekmez. Sevgilinizi, evlendikten sonra hoşlanacağınız yönde değiştirilebilirsiniz. Güven dolu, özverili bir evlilikte hiçbir şey değişmez. İyi bir karı kocanın nasıl olması gerektiğini herkes bilir. Çocuk yapmak evliliğe iyi gelir ve onu sağlamlaştırır. Günümüzün "normal" ailesi mutludur ve hiçbir gerçek sorunu yoktur. Kötü giden bir evlilik bile sırf çocukların hatırına sürdürülmelidir. "Cicim ayları" geçtikten sonra evlilik tamamen çaba ve anlaşmazlıktan ibarettir. Aşkın ateşi bir kez sönmeye görsün, bir daha tutuşturulamaz. Eşinize karşı davranışlarınızı değiştirebilmeniz için, önce ona karşı olumlu duygular hissetmelisiniz. Evlilik iyi gitmiyorsa, evlilik dışı bir ilişki yaşamak iyi gelecektir. Boşanıp yeni bir eş bulmak sorunların çoğunu çözer.

Bu "inançlar"ın hepsi bir dereceye kadar yanlış olsa da içlerinde bir miktar doğruluk bulunabilir. Aşk ve evlilikle ilgili o denli yanlış anlayışlara sahibiz ki sevme konusunda çok iyi olmamamıza şaşırmamak gerek. Bu konudaki cehaletimiz eşimizle sinir bozucu tartışmalara girmemize yol açsa da, aşk öylesine heyecan verici ve birliktelik öylesine doyurucudur ki romantik ilişkiler yaşamlarımızın çok önemli bir bölümünü oluşturur. Sevme hakkında öğrenebileceğimiz her şeyi öğrenmeli ve araştırmacılardan iyi bir aşk hayatına sahip olmak için bilmemiz gerekenler hakkında daha fazlasını söylemelerini ısrarla istemeliyiz.

______________________________________________________________________________

Evlilikleri mutsuz kılan sevginin yokluğu değil, dostluğun eksikliğidir.

Friedrich Nietzsche

______________________________________________________________________________

↑ Sayfa Başı
Evlilikle ilgili bazı gerçekler
Son 20 yılda "çok mutlu" olduklarını belirten evli insanların oranı, özellikle kadınlar arasında azalmıştır. Belki de evlilikten çok fazla şey bekliyoruz. Aslında, boşanma olasılıkları sorulduğunda, çiftlerin %75'inden fazlası bunun uzak bir ihtimalle bile olsa gerçekleşebileceğini reddetmiştir. Mutlu bir evliliği olan çiftler evliliklerini toz pembe görür ve eşlerini idealize ederler. Yanılsamalar ne kadar çoksa, çift de o kadar mutludur (Azar, 1995). Ancak bir zamanlar mutlu olan bu evliliklerin pek çoğu ayrılıkla sonlanır. Boşanmayı önlemek için, kesinlikle daha erken ve daha gerçekçi çaba sarf etmeliyiz.

İnsanların çoğu yaşamlarının bir döneminde evlense de bunu gerçekleştirmek için daha fazla beklemektedirler. Yirminci yüzyılın başlarında çoğu insan 8. sınıftan sonra okulu bırakıp 14-16 yaşlarına geldiklerinde evleniyorlardı. Ondan 100 yıl daha önce, ABD'nin kurulduğu dönemde evlenme yaşı bazı yerlerde 9 ya da 10'du. Ancak, 1993'te ortalama evlenme yaşı kadınlarda 24.5, erkeklerde 26.5’ti. 1970 ile 1985 arasında 25-30 yaşlarına kadar bekâr kalan genç insan sayısında belirgin bir artış oldu. 1985'te, 20-24 yaşları arasındaki kadınların %57'si, 25-29 arasındakilerin ise %26'sı bekârdı. Erkekler için bu oranlar %75 ve %38’di. Bekâr yaşayan insanların yüzdesi artmaktadır; her 1000 evli kişiye karşı yaklaşık 100 bekâr erkek ve 150 bekâr kadın bulunmaktadır. Tüm çocukların yaklaşık %25'inin tek yaşayan bir ebeveynle beraber olduğunu unutmayalım, bunun nedeni kısmen boşanmaların evliliğin ilk 10 yılında en yüksek oranda gerçekleşmesidir.

Blumstein ve Schwartz (1983) adlı sosyologlar 6000 Amerikalı çifti incelemiştir. Kadınların yaklaşık %60'ının bir işi olduğu halde, erkeklerin sadece %30'u her iki eşin de çalışması gerektiğini düşünmektedir. Aslında, kadınların sadece %39'u böyle düşünmektedir; (1980'lerin başında) kadınların %49 'u kocalarının ekonomik olarak kendilerine bakmaları gerektiğini belirtmişlerdir. Günümüzde çok az genç kadın geçimlerini eşlerinin sağlamasını beklemektedir. Erkekler bazen ev işlerinden nefret etseler de kadınlar normalde bunu küçük düşürücü bir şey olarak görmezler; bu nedenle çalışan kadınlar hâlâ ev işlerinde kendilerine düşenden çok daha fazlasını yapmaktadır (bkz 9. bölümdeki toplumsal cinsiyet rolleri tartışması). Bazı çiftler "evlilik öncesi sözleşmesi" imzalamaktadır, ancak Blumstein ve Schwartz bunun evliliğe zarar verebilecek bir güven eksikliğine işaret ettiğini düşünmektedir.

Şüphesiz cinsellik de evlilik boyunca önemlidir; eşlerin çoğu, hatta 10 yıllık evlilikten sonra bile haftada en az bir kez cinsel ilişkiye girmektedir (bkz. bir sonraki bölüm). Sevişme ile ilgili olarak kadınlar en çok cinsel ilişkiden hoşlanırken, erkekler çeşitli cinsel aktivitelerden keyif alırlar. Kadınlar cinsellikle aşkı erkeklere göre daha fazla ilişkilendirirler. Bu nedenle, söylendiğine göre, sadakatsizlik (kendileri yapıyorsa), erkekler için çok bir şey ifade etmez, ancak (kendileri yapıyorsa) kadınlar için daha fazla anlam taşır. Erkekler kadınlara göre daha sıklıkla aldatmaktadır (bu gittikçe eşit hale geliyor), ancak bu, karılarıyla mutsuz oldukları anlamına gelmez. Bununla birlikte, kadınlar başkasıyla bir ilişki yaşadıklarında, bu genellikle tek gecelik olmaz; duygusal olarak kendilerini kaptırma olasılığı daha fazladır. Sadakatsizlik ve cinsel sorunlar ile ilgili olarak bir sonraki bölüme bakınız.

Bir evliliği sürdürmede en önemli şey nedir? Beceriler: çatışmayla nasıl baş edileceğini bilmek. İletişim becerilerine sahipseniz, saygılı bir şekilde tartışabilir, anlaşmazlıklarınızı adil bir şekilde çözebilir ve çiftleri birbirinden uzaklaştıracak tatsızlıklardan kaçınabilirsiniz. Sevgi ilişkilerini yok eden kendi içine kapanma, öfkeyi artırma ve aşağılayıcı hakaretler gibi olumsuzlukları önlemenin yollarını ileride tartışacağız.

↑ Sayfa Başı
Evliliğin aşamaları
Doğal olarak, 50-60 yıl süren evlilikte çok sayıda aşamadan geçeriz. Sarnoff ve Sarnoff (1989)'a göre insanlar güçlü bir sevgi ve üreme gereksinimiyle doğarlar ve aynı zamanda başka bir kişiye (bir yeni doğanın annesine bağlanması gibi) tamamen bağlandıklarında, özgürlüklerini ve kimliklerini kaybetmekten içgüdüsel olarak korkarlar. Aşırı sevgiyle ilgili bu tehditler korkulara neden olur, bu korkular da kendini çekmeye, tartışmalara ve aşkın temelinin sarsılmasına yol açar. Bu yazarlar evlilikte altı aşamayı, her aşamada sık görülen korkuları ve direnci, ayrıca sevginin önündeki engelleri aşma yollarını betimlemektedir:

Evreler

Korkular ve Engeller

Sevgiyi pekiştirici etki

Birbirini tamamlama --konuşma, dokunma, "sevişme"

Yakınlaşma özgürlüğü tehdit eder ve reddedilme korkusu uyandırır

Birbirine öncelik tanımayı vaat eder, her zaman

Çocuk yapma-- kararlaştırma, çocuklarla uğraşma ve onların uyandırdığı huşu dolu endişe

Kadının üreyebilmesine gıpta etmek ve erkeğin özgürlüğüne imrenmek

Kariyerlere devam etme, doğum deneyiminin paylaşımı

Çocuk yetiştirme --sevgi dolu, güven verici ve yol gösterici

Erkek ve kadın rollerini kaybetme korkusu=geleneksel hale gelme

Cinsiyet ayrımcı davranışlardan kaçının, çocuklardan dolayı kavga etmeyin

Kendine yoğunlaşma --yakınlıktan kaçınma, orta yaş

Diğeri tarafından yutulma korkusu=kendi yolunda tek başına gitme

Korkularını onlarla tartışın, yakın ve sıcak olun

Çocukların evden ayrılması --ilişki için daha fazla zaman

Çocukların gidişine duyulan üzüntü, yaşlanma korkusu=depresyon

Yeni uğraşlar edinin, en iyi arkadaşlar olarak kalın

Ölümle yüzleşme--sağlık sorunları--zaman tükenmekte

Kaybetme ve ayrılık korkusu, “planlar yapmaktan" nefret etme

Kalan süre içinde derin sevgi beslemeye yemin etme

Sarnoff ve Sarnoff', sevgi üzerindeki yıkıcı etkilerine karşı koymak için sevme korkusunun sürekli farkında olmamız gerektiğini düşünüyor. Onlara göre, evlilik sorunları çocukluk deneyimlerinden, kötü ebeveynlerden, istismardan ya da erken koşullanmadan kaynaklanmamaktadır. Yakınlık korkularımızı (ve pişmanlıklarımızı) anlamak ve bunların üstesinden gelebilmek için çaba gösterdiğimiz takdirde aşk hayatlarımızı kontrol edebileceğimizi öne sürmektedirler. Her bir aşamada bu korkularla baş etmek için pek çok yöntem önermektedirler.

↑ Sayfa Başı
Evlilik türleri
Evliliğin bir çok sınıflandırması vardır; ben bir kaçını özetleyeceğim. David Olson (1981) sadece bir ya da iki yıldır evli olan 1000 genç çifti tipik evlilik çatışmaları hakkındaki küçük hikayeleri tartışırken gözlemledi. Bu araştırmacı beşinde erkeğin baskın olduğu, üçünde kadının baskın olduğu ve birinde eşitliğin bulunduğu dokuz tip evlilik buldu:

1. Erkeğin liderliğinde serbest evlilikler --en yaygın tip. Evliliğin bu erken döneminde bile sevgileri çok güçlü değildir; yine de nadiren kavga ederler. Erkek patrondur. Ama unutmayın, bu 1980'lerde tanımlanmış bir evlilik türü; sürekli değişiyoruz.

2. Erkeğin liderliğinde işbirliği içindeki evlilikler--ikinci en yaygın tip. Duygusal bağlanma sadece orta düzeydedir. Sık sık tartışırlar ancak (erkeğin tercihlerine öncelik verilerek) işbirliği yaparlar. Kadın çalışır, çocuk yoktur. Çok fazla sosyalleşmeseler de karşı tarafın aileleri ile ilişkileri iyidir.

3. Liderliğin paylaşıldığı işbirliği içindeki evlilikler: Üçüncü en yaygın ve muhtemelen gittikçe yaygınlaşacak tiptir. Sevgi ve çatışmanın orta düzeyde olduğu, ancak kararların hakikaten birlikte alındığı evlilikler. Her ikisi de çalışmakta ve işlerinden hoşlanmaktadır.

4. Kadının liderliğinde serbest evlilikler: Dördüncü en yaygın tip. Çatışma da, sevgi de az. Daha ziyade kadının görüşleri ve tercihleri baskındır. Erkeğin ekonomik güvencesi yoktur. Bu çift orta derecede sosyalleşir; erkek kendi annesiyle ve eşinin annesiyle iyi geçinir.

5. Erkeğin liderliğinde bağın güçlü olduğu evlilikler: Çok az evlilik sorunu ve bolca duygusal bağlanma söz konusudur. Sosyaldirler ve gelirleri tatmin edicidir.

6. Kadının liderliğinde uyumlu-kafa dengi evlilikler: Gayet iyi geçinirler, mali durumları iyidir, birbirleriyle duygusal bağlılıkları orta düzeydedir ve her şeye ılımlı yaklaşırlar. Erkek, karısının liderliğini biraz paylaşır.

7. Kadının liderliğinde mücadeleci evlilikler: Kadın evi çekip çevirendir, annedir ve oldukça sosyal biridir; liderlik de ondadır. Hatırı sayılır ölçüde evlilik çatışmaları yaşanır, sadece orta düzeyde bir duygusal bağlılık söz konusudur. Eşlerin ikisi de karşı tarafın aileleriyle iyi geçinir.

8. Erkeğin liderliğinde mücadeleci evlilikler: Bolca çatışma (bu konuda 9 nolu evlilik türünden sonra ikinci gelir), erkek baskındır, karısının çalışmasından hoşlanmaz ve kayınvalidesiyle sorunlar yaşar. Kadın eşinin ya da (çalışıyorsa) kendi işini beğenmez. Nispeten az rastlanan bir evlilik türüdür.

9. Erkeğin liderliğinde çatışmalı evlilikler: Evlilikle ilgili bolca çatışma mevcuttur, ancak birbirlerine duygusal olarak bağlıdırlar. Kadın ailenin gelirinden memnun değildir; çalışıyorsa işinden hoşlanmaz. Karı kocanın ikisi de çok sosyaldir ve karşı tarafın aileleriyle sorun yaşarlar. Bu, en az rastlanan bir evlilik türüdür.

Çok yakınlarda yapılan başka bir çalışmada Olson 5000 nişanlı çiftle mülakat yaptı. Bunların %25'inde ciddi ilişki sorunları saptadı ve öylesine zayıf ilişki becerileri gözlemledi ki "ne diye birbirleriyle evlenmek istediklerine" şaşırdı. Bu nedenle, bazı "evlilik sorunları" evlenmeden önce başlamaktadır ve bunlar kolayca belirlenebilir.

Üst-orta sınıf evliliklerini Cuber ve Harrof'un yıllar önce (1965) yaptığı gibi 10 yıl veya daha uzun süre gözlemlerseniz muhtemelen yine beş tür evlilik bulursunuz: (1) Hemen her şey için sürekli kavganın yaşandığı, çatışmayı huy edinmiş evlilik. (2) Eşlerin sevgilerini yitirdikleri ve "kendilerini hayatın akışına bıraktıkları", yani çocuklarla ilgilenip birbirleriyle fazla kavga etmedikleri cansız evlilik. (3) Eşlerin tümüyle kayıtsız kaldığı, yani evliliğin hayatı kolaylaştıran bir şey --veya ekonomik bir gereklilik-- olarak görüldüğü ya da eşlerin birbirlerinden çok kariyerleri veya arkadaşları ile ilgilendikleri pasif-uyumlu evlilik. (4) Birlikte olmanın ve paylaşmanın hayattaki başlıca keyf olduğu canlı evlilik. (5) Canlı evliliğe benzeyen, ondan farklı olarak hemen hemen her şeyin mutlu bir şekilde birlikte yapıldığı bütün (tam) evlilik. Şüphesiz ki evlilikler her gün muhteşem mutluluğun yaşanmasından--sadece %15-20’si canlı veya bütün (tam) evlilik türündedir-- sürekli kavgaların edildiği (ya da boşanmanın gerçekleştiği) bedbahtlığa dek değişen bir yelpaze gösterir. Bu, mutsuz olanlara biraz mutluluk umudu verebilir. Fakat zaten çürük ve sallantıda olan bir ilişki yaşayan gençler içinse bir uyarıdır.

Shostrom ve Kavanaugh (1971) terapiye gelen çiftlerle ilgili deneyimlerine dayanarak erkeklerle kadınlar arasında altı ilişki şekli betimleniştir. (1) "Anne ile Oğul", besleyici ilişki: bakımının sağlanması için evlenen bir erkek ile sadece çocuklarına değil, aynı zamanda kocasına da annelik yapan kadının ilişkisidir. Kadın kendini yetersiz hissedebilir ancak evi çekip çevirir. (2) "Babacık ile Bebeği", destekleyici ilişki: ciddi, yetenekli ve maddeci bir erkek, çekici bir eş edinerek onu göstermelik bir eşya gibi yanında taşımaktan hoşlanır. Kadın diğer erkeklerle flörtleşip onların ilgi odağı olabilir, ama genelde bu erkeklere ilgi duymaz. (3) "Cadaloz ile İyi Adam", meydan okuyucu (kamçılayıcı) ilişki: eşlerden birinin hep yakındığı, diğerinin ise buna katılmayı reddettiği (ve böylece bir yandan iyi adam gibi görünürken diğer yandan çaktırmadan dırdırcı karısını bastırdığı), sürekli çatışma ve çekişme halidir. (4) "Efendi ile Köle", denetleyici ilişki: geleneksel baskın bir erkek ile kendini erkeğin hizmetine adamış bir kadının ilişkisidir. (5) İki hırslı "şahin" arasında yaşanan mücadeleci bir ilişki stres dolu olacaktır. Her iki taraf da kendi üstünlüğünü kanıtlamaya çalışır. Her ikisi de sevilmemekten ve incinmekten korkar. Öfke acıyı gizlemektedir. (6) Aşırı-uyumlu bir ilişki: gerçekten hissettikleri kırıklığı ve kızgınlığı ifade etmek yerine canım-cicim yapan iki "kumru" arasındaki ilişkidir.

Yukarıda anlatılan altı ilişki sadece iki boyutun göz önüne alındığı değerlendirmeye dayanmaktadır: sevgiye karşı öfke ve güçlüye karşı zayıf. Evliliklerin çoğunda her insan günden güne değişir, bazen çok sevecen diğer zamanlarda tedirgin, bazı günler lider olurken diğer günler mürit olmayı seçebilir. Buna karşın, bazı çiftler tek bir rol içinde donup kalabilirler. Bir duyguya saplanıp kaldığımızda (ve diğer duyguları yadsıdığımızda) üslendiğimiz rol genellikle yıkıcı, düzenbaz bir oyun haline gelir. Çoğumuz bizi sıkıştıran gereksinimlerimizi karşılamak için evleniriz --bunlar genellikle çocukluk gereksinimleridir-- ancak evlilik bütün ihtiyaçlarımızı karşılayamaz. Evlilikte sorunlar ortaya çıktığında eşimizi suçlarız. Birbirine daha iyi uyum sağlamış çiftler bütün duygularını --sevgilerini, öfkelerini, güçlerini ve zayıflıklarını-- bu duygular arasında bir denge kurarak ifade edebilmeyi başarırlar. Bu, Shostrom ve Kavanaugh'ın bozulan evliliklere yardım etmek için öngördükleri anahtardır. Bu araştırmacılar çiftlere tüm duygularını deneyimlemeyi, kişiliklerinin bütün yönlerini geliştirmeyi, yıkıcı oyunlardan kaçınmayı ve eşe bağımlı olmaktan veya onu suçlamaktan ziyade kendi gereksinimlerini karşılamayı öğretmektedirler.

↑ Sayfa Başı
Verenler ve Alanlar
Evatt ve Feld (1983) evliliklerin çoğunun bir "veren" ile bir "alan"'dan ibaret olduğunu ileri sürmektedir. Verenler verirken sevildiklerini hisseder ve almayla ilgili sıkıntıları vardır. Alanlar aldıkları sürece sevildiklerini hisseder ve kendilerine hayranlık duyulmasına bayılırlar. Maalesef, önünde sonunda verenler karşılarındaki alanlar için bu kadar çok şey yapmaktan ve karşılığında çok az şey almaktan pişmanlık duymaya başlarlar. Alan da kendine sadık bu hizmetçiden sıkılmaya (ve biraz da utanmaya) başlar. Siz kendinizi nasıl görmektesiniz, veren mi alan mı? Bu tür soruları yanıtlamak size bir ipucu verecektir:

Veren

Alan

1. Ben sevdiğim kişiden daha kıskancım.

Evet

Hayır

2. Ben sevdiğim kişiden daha sakin bir insanım.

Hayır

Evet

3. Birlikte olduğum kişiler bana kötü şeyler yaptı.

Evet

Hayır

4. Eşim yapışkan bir tiptir.

Hayır

Evet

5. Eşim bana hediyeler almaktan hoşlanır.

Hayır

Evet

6. Ben eşimden daha rahat ve neşeliyim.

Evet

Hayır

7. Ben istikrarsızım, eşim ise daha istikrarlı.

Hayır

Evet

8. Ben insanlara güvenirim, eşimden daha güvenilir biriyim.

Evet

Hayır

9. İlişkilerimin çoğunda hayranlık duyulan taraf benim.

Hayır

Evet

Toplam

En yüksek toplam puan sizin veren mi yoksa alan mı olduğunuzu gösterir. Bu basit sınıflandırma sistemini destekleyecek bir çalışma yapılmış olmasa da, pek çok insana doğru gibi gelmektedir (özellikle ele geçirilmiş "veren"lere). Verenler vermek için birilerine ihtiyaç duyarlar, bunlar da tercihen hayranlık duyabilecekleri çekici kişilerdir. Alanlar almaktan pek memnundurlar. Peki, ya soruların yarısına veren yarısına da alan olarak yanıt verdiyseniz ne olacak? Bu, iyi bir konumdasınız demektir. Evatt ve Feld tek bir basit çözüm önermektedir --verenler almayı, alanlar da daha fazla vermeyi öğrenmelidir.

↑ Sayfa Başı
Evlilikten önce ve sonra aşk ilişkileri hakkında kitaplar
Santrock, Minnett ve Campbell’in (1994) yaptıkları bir anket, akıl sağlığı uzmanlarının, (100 kitap arasından) dört kitabın özellikle sevgiyi ve yakınlığı anlamaya oldukça yardımcı olduğunu düşündüklerini göstermektedir: Lerner (1989), The Dance of Intimacy (Yakınlaşmanın Dansı), Hendrix (1988), Getting the Love You Want (İstediğiniz Aşkı Elde Etmek), Scarf (1986), Intimate Partners: Patterns in Love and Marriage (Samimi Eşler: Aşkta ve Evlilikte Kalıplar) ve Sternberg (1987), Triangle of Love (Aşk Üçgeni). Bu dört kitaptan üçü aile ilişkilerimizin ve çocukluklarımıza ait gereksinimlerin veya çatışmaların sevgili seçimimizde nasıl etkili olduğunu vurgulamaktadır. Genellikle belli belirsiz farkında olduğumuz bu motiflerin farkına varmak, bizim neden bellirli insanlara kapıldığımızı anlamamıza ve bununla baş etmemize yardımcı olabilir. Tam olarak neler olup bittiğini --aşkı ararken gizli gündemin (Poatsh,1991) ne olduğunu-- sizin için açık hale getirenlerin yanı sıra, aşk ilişkilerinizi felakete sürükleyen belirli sorunlarla baş etmek için kullanılabilecek bir çok farklı yaklaşım da vardır (bunlar sonraki iki bölümde tekrar gözden geçirilecektir).

Muhtemelen bizi aşk ve sevgi kadar hayrete düşüren başka bir alan yoktur. Bu nedenle, bu konuda teorilerle ve teorileri kanıtlayan olgularla dolu pek çok kitap var. Bu kitapların sattığına şüphe yok, fakat bizler bir ilişkiyi değiştirmek için teorilerin ötesine geçmeliyiz. Elbette, erkeklerle kadınların evlilikle ilgili görüşlerinin genellikle faklı olduğunu kabul etmeliyiz (Sangrey, 1983). Bu nedenle, bir çok mükemmel kadın yazar, kadınların itaatkar bir şekilde bir erkeği sevmesi ile kendi başlarına bağımsız birer kişi olmaları arasındaki çatışmayı anlamaya yoğunlaşmıştır (Horner, 1990; Lerner, 1988; Paul & Paul, 1983). Fishman (1994), Schwartz (1994), Schwebel (1992) ve diğerleri, ideal eşitlikçi evliliği betimlemiştir. Diğerleri, gerçek yakınlığı kurmaya yardımcı olacak öneriler getirmiştir (Emmons & Alberti, 1991; Young-Eisendrath, 1992; Gray, 1994; Napier, 1994, ve bkz. “yakınlığı devam ettirme” konusundaki tartışma). O'Hanlon ve Hudson (1995) sizi "analiz etmekten" uzaklaştırıp değişmeye başlamanıza önayak olur. Ben son iki paragrafta yer alan kitapların en yararlı kitaplar olduklarını düşünmekteyim.

Şüphesiz (sadece cinsel çekim değil) aşk ve sevgi üzerine daha soyut, teorik kitaplar da bulunmaktadır, Erich Fromm'un klasikleşmiş Sevme Sanatı da bunlar arasındadır. Romantik aşk üzerine yoğunlaşan Nathaniel Branden (1980,1981) aşk duygularımıza dair içgörü kazanmamızı sağlar. Ve, Hendrick ve Hendrick'in (1992) yeni kitabı sevme ve hoşlanma üzerinedir

Aşk ilişkileri bir aşamadan diğerine değişir. Campbell (1980) artan yakınlaşma aşamalarını kişinin kendi iç gelişmesine ve bütünlüğüne doğru giden basamaklar olarak görür. İlk evreler korkutucudur ve bazen kafa karıştırıcıdır, bu nedenle Matthews (1990) evliliklerinin ilk yıllarını yaşayan kadınlar için genel bir kılavuz hazırlamıştır. Arond ve Pauker (1987) de ilk sene üzerine yoğunlaşmıştır.

Her ne kadar uzmanlar Leo Buscaglia’nın (1972, 1984) kitaplarını pek önermese de sevgi konusunda onun kadar çok ya da onun kadar iyi yazan sadece birkaç kişi vardır. O ne araştırmalara çok fazla dayanır ne de psikopatolojiyle ilgilenir, ancak aşkın keyifli yanları ve zaaflarıyla ilgili verdiği mesajlar şaheserdir. Bilgi vermekten ziyade, sizi sevmeye sevk eder. Birini ya da herkesi sevmek konusunda ciddiyseniz, bu yazarın en azından bir kitabını okuyun --ya da kasetlerinden birini izleyin. Daha yakın zamanda çıkan ve umutsuzca aşkı arama sorununa yoğunlaşan kitabında John Bradshaw (1993), aşk ilişkilerinde kendimizi nasıl feda ettiğimizi ve gerçek benliğimize ilişkin algımızı nasıl yitirdiğimizi açıklar. Ebeveynlerimizdeki ve kendi içimizdeki yaralı küçük çocuğu görmemize yardım eder (bkz. 6. bölümde yer alan utanmayla ilgili tartışma). İçimizdeki çocuğun yaralarını saracağını umduğumuz sevgililer seçeriz ve eşimizin öpücükleri "her şeyi düzeltmeyi" başaramadığında belki de onu suçlarız. Kendi yaralarımızı kendimiz sarmayı öğrenmeliyiz, ancak ondan sonra anne-babamızın sevgi anlayışına uyum sağlamak için çabalamak yerine, sevgi hakkında kendi fikirlerimizi geliştirebiliriz. Bradshaw kendi kendini anlamanın, kendini güvende hissetmenin ve yaşamdaki amacımızla ilgili olgun düşüncelere sahip olmanın en geniş anlamıyla "duygu dolu bir sevgi" için gerekli olduğunu söylemektedir.

Tabii ki pek çok ilişki sorununun izleri erken çocukluk deneyimlerimiz ile ailemizde ve kültürümüzde kalıplaşmış olan toplumsal cinsiyet hakkındaki yargılara dek sürülebilir. Başka bir dizi kitap ise erkeklerin yakınlaşma gereksinimini ve yakınlaşma korkularını analiz etmektedir (Osherson, 1992; Rhodes & Potash, 1989; Carter, 1988; Carter & Sokol, 1993). Esas mesele erkeklerin sevememesi ya da duygularını gösterememesi değil, aslında yakınlığa ve onaylanmaya aç olmalarına ve bunları arzulamalarına rağmen, bu duygularına ket vurmalarıdır. Psikanalitik teoriye göre bir kadınla yeniden yakınlaşmak ve onun kontrolü altına girmek erkekler için korkutucudur. Tüm erkekler annelerinden uzaklaşmak ve ondan farklı olmak için mücadele etmek zorundadır. Bu nedenle pek çok erkek için, bağımlı, yumuşak "kadınsı" duygular sergilemek utanç vericidir, çünkü aile dinamikleri ve kültürümüz bütün 5 yaşındaki erkeklerin "güçlü, koca bir adam " olmalarını dayatmakta, erkeğe uygun olmayan özellikleri terk etmeleri ve annelerinden psikolojik olarak ayrılmaları gerektiğini vurgulamaktadır. Hem kadınlar hem de erkekler için kişilik gelişimi ve kendi çocukluk deneyimleri hakkındaki bilgiler yararlı olabilir.

Muhtemelen 15 ya da daha fazla sayıda, hakkında epey reklam yapılmış, ancak kalitesi şüpheli olan kitap da erkek-kadın ilişkilerine dair sorunları açıklamaya çalışmıştır. Bu kitapların başlıkları "aşırı seven kadınlar", "kadınlar aptalca seçimler yapar", "kendilerinden nefret eden ve kendilerini istismar eden erkekleri seven kadınlar", "kadınlar korkularını kısırlaştırıcı öfkenin ardında gizler", "memnun etmek için doğmuş kadınlar", "erkekler saldırgan başarılı kadınlardan hoşlanmaz", "erkekler sevemez", "erkekler sevdikleri kadınları terk eder", "kadınlardan nefret eden erkekler", "kadınlardan kaçan erkekler" vs. anlamına gelen deyimlerle yüklüdür. Bu başlıklar kadınların budala, erkeklerin ise hasta ruhlu ve nefret dolu olduklarını ima eder gibidir. Büyük olasılıkla yazarları, sorun yaratan kötü karakteri kadınlar ya da erkekler olarak tanımlamalarına göre iki grupta toplayabiliriz.

Bazı kadın psikologlar kurbanların (yani, genellikle kadınların) yakınlık sorunları nedeniyle popüler yazarlar tarafından suçlandığını gözlemlemişlerdir, örneğin kadınlar nörotik, öz-kıyımcı, akılsız, zayıf, güvensiz, sevgiye aç, baskı kurmaya hevesli ya da erkeklerin kendilerine bakması için utanmazca yalvarırken eşitlik-vaazı veren ikiyüzlüler olarak betimlenebilmektedir. Sevgi ilişkileri bağlamında anlayışta, kabullenmede, şefkatte, içini dökmede, desteklemede, yardım etmede ve ilişki kurmada daha üstün oldukları söylenen kadınların neden tüm bu sevgi ilişkilerine dair sorunlardan dolayı suçlandığını sorabilirsiniz. Belki de bunun yanıtı ilişkiyi en çok kimin istediğiyle ilgilidir. Aşkı arayan bu kişi daha güçsüz görünür --belki de gerçekten öyledir. Ve zayıf tarafı suçlama eğilimi vardır.

Benzer şekilde, erkekleri kötüleyen bazı yazarların tüm erkeklere yönelik güçlü olumsuz bir önyargıdan hareket ettikleri söylenebilir (hatta bir yazar kendisini duygusal olarak suiistimal eden bir erkekle evli olduğunu itiraf ederek nesnelliği hakkında bazı şüphelere yol açmıştır). Şüphesiz, aşk hayatlarımızda pek çok derin sorunlar yaşarız, eşlerine kötü davranan, kendi annelerine karşı kinle dolu olan korkmuş erkekler de bunlar arasındadır. Ancak eşlerine kötü davranan bütün erkeklerin içinde gizli olan sır bu mudur? Tabii ki değil. Kendimizi kandırmayalım, bunun bir çok karmaşık nedeni vardır. Şu anda bilimimiz, çocukluğa dayanan dinamikler hakkında, sadece kesinliği şüpheli olan spekülasyonları haklılaştırmaktadır. Dahası, kendi kendine yardım literatürü kadının ya da erkeğin kötülenmesine değil, sağlıklı gelişime ve sağlıksız davranışların düzeltilmesine yoğunlaşmalıdır. Ayrıca ön yargılardan titizlikle kaçınmalıyız: tüm kadınlar bağımlı olmadığı gibi tüm erkekler de kadınlardan ve yakınlaşmadan korkmazlar.

Robin Norwood (1985) bu konuda Women Who Love Too Much (Çok Fazla Seven Kadınlar) başlıklı, 37 hafta süreyle en çok satanlar listesinde kalmış olan bir kitap yazmıştır. Bu kitap aşırı "verici" ve "annelik yapan" kadınlar hakkındadır. Böyle kadınların bazıları zayıf ve (alkolizm, sadakatsizlik, sürekli bir işte tutunamama gibi) sorunları olan "oğullarını" ararlar. Bu teoriye göre, bu kadınlar çocukken özellikle de babalarından yeteri kadar sevgi görmemiş, özgüven eksikliği çeken ve yaşamlarının daha sonraki döneminde ezikleri mükemmel kocalara dönüştürerek sevgi kazanmaya çalışan kadınlardır. Kurtarıcı olarak ne kadar yetkin olurlarsa olsunlar ve kendilerini ne kadar adarlarsa adasınlar, hemen hemen her zaman başarısızlığa uğramaları ve acı çekmeleri kaçınılmazdır. Acıya bağımlı olduklarından, bu tür ilişkilerden kaçmaları oldukça zordur. Norwood'un kitabının bazı kadınlara mutlaka yararı dokunmuştur. Bu kitap, aslında kendilerini suçlayan ve genellikle normal, sağlıklı ilişkileri sıkıcı bulan, ancak kendilerini tekrar tekrar bu şekilde yıkıcı kurtarıcı etkileşime kaptıran kadınlara yardımcı olmak için tasarlanmıştır. Dinamikleri belirleyerek bu tür hastalıklı ilişkilerden kaçınmak mümkün olabilir. Teori bu. Ancak bunlar daima gerçek dinamikler midir? Bağımlı biri sadece içgörüyle bundan kurtulabilir mi? Bkz. 8. bölüm.

Çok benzer bir şekilde, Kiley (1983) The Peter Pan Syndrome (Peter Pan Sendromu) hakkında şunları yazmıştır: bir erkek asla büyümez, hoş ve çekici biri olabilir, ancak güvenilmez, tedirgin ve ben-merkezcidir --yani, bir "hep-alan"dır. The Wendy Dilemma (Wendy İkilemi) başlıklı eserinde, Kiley (1984) reddedilmekten korkan ve bu nedenle, annelik yapacakları olgunlaşmamış bir erkek arayan kadınları --yani, "hep-verenleri”-- betimler. Yakınlarda çıkmış diğer çok sayıda kitap, aşk hayatlarımızı etkileyen bir çok korkuya --reddedilme korkusu, yakınlaşma korkusu, bir kişinin kendi kimliğini kaybetme korkusu, bağımsızlık korkusuna-- değinir (Carter & Sokol, 1993; Dowling, 1982; Marshall, 1984; Paul ve Paul, 1983; Russianoff, 1982). Hatırlarsanız, 8 ve 9. bölümler bağımlılık ve cinsel rollerle ile bunların sevgi ve evlilikle olan ilgilerinin nasıl karmaşık olduğunu anlatmaktadır. Sevgi ve aşk gibi engin, karmaşık bir coğrafyayı anlamaya çalışıyorsanız, bu konuda çok okumayı ve bir çok yazarın önyargılı düşüncelerine açık ve şüpheci bir zihinle bakmayı ihmal etmemelisiniz.

Sevgi ilişkilerimize dair kaygılarımız (bu konuda yazılmış olan kitapların çoğunu kadınlar satın alır) bizleri sansasyonel, yeterli belgeye dayanmayan, sıradan sağduyuyu ambalajlamış veya temelsiz laflarla dolu kitaplar satan yayıncıların ve yazarların öncelikli hedefi haline getirir. Öncelikle yazarın saygınlığını kontrol edin! Yazar bu alanda yayınlanmaya değer araştırmalar yapmış mıdır, yoksa kitabı satmak için sadece bir kaç kişiyle mülakat yaparak merak uyandırıcı olgu çalışmasıyla mı yetinmiştir? Bu sorunla ilgili olarak çeşitli insanlara danışmanlık yapmış mıdır? Psikoloji, sosyal çalışma ya da psikiyatri dalında yüksek eğitim ya da akademik derecesi var mıdır? Bu alanda daha önce ("popüler" başka bir başlıkla aynı içeriği yayınlamayı saymazsak) yayın yapmış mıdır? Unutmayın, bir kitabın çok reklamının yapılması, ilginç bir isminin olması ve çok satması size pratik, sağlam ve etkili öğütler vereceği anlamına gelmez. Bilgece hazırlanmış kitaplardan çok daha fazla ıvır zıvırla dolu kitap yayınlanmaktadır. Bu ıvır zıvırları okumayın.

↑ Sayfa Başı